Babam çok genç bir Alzheimer hastası.
Henüz 60 yaşında bile değil ve biz beş senedir bu hastalıkla yaşıyoruz. İlk zamanlarda konuşma bozukluğu ile başlayan, gittikçe takıntılı ve asabileşerek devam eden lanet bir hastalık. Adımı unutuyor, çok üzülüyor, ağlıyor. Ertesi sabah adım aklına geliyor…
Birtakım kendine dönüş hikayeleri dinledim. Bu ‘kendine dönüş’ dediğim şeyin yalnızlıkla, asosyallikle filan hiç ilgisi olmadığını bilmenizi isterim. Neyle ilgisi var derseniz, yetinmemekle derim. İnsanın kendine sunulanlarla yetinmemesi, doyamaması, tatmin olamaması. Bu durum, şu ortak eylemleri gerçekleştirmeye yöneltiyor insanı, bir yerde mecbur kılıyor; okumak, izlemek ve dinlemek. Gel gör ki, her çözüm kendi handikapını doğuruyor. Bir süre sonra okumak, izlemek ve dinlemek de yetersiz gelmeye başlıyor. Böylelikle düşünmekten kafayı yemiş bir güruh ortaya çıkıyor. Bilirsiniz, bir türlü rahat edemeyen insanlar.
Bu şarkıyı dinlerken ben bir rahat ettim sanki.
Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atarak oturulmaz, sakız çiğnenmez, sesli konuşup kahkaha atılmaz, sigara içilmez, alkol alınmaz.
Bilirsiniz, bu saydıklarım tamamen saygıdan ileri gelen davranışlardır. Biraz daha eskiye gidersek, insanlar, ana-babalarının yanında kendi çocuklarını kucaklarına alıp sevemezlermiş bile. Hep saygıdan.
Bizde de buna benzer bir durum yaşanmıştı yıllar önce. Babam, kendi babasının yanında sigara içmiyor, bizim de aynı davranışı sergilememizi bekliyordu. Biz de, kardeşim ve ben yani, hiç sorgulamadan, tamamen düzene ters düşmemek adına babamın yanında içmeyip, annemin yanında fosur fosur tellendiriyorduk. Babaya saygı gösterilmeli, anneyi kim takar hesabı.
Bir gün babama ”sen bizim bu sigarayı içtiğimizi biliyorsun baba, neden karşılıklı içmiyoruz, sigarayla saygının ne alakası var?” diye isyan edecek oldum. Babam ”biner lira verirseniz yanımda içebilirsiniz” dedi. Olay tatlıya bağlandı.
O gün bugündür babamla sigara içeriz, para mara da vermedik.
İsterim ki sizinle bir günlük rutinimi paylaşayım. Belki kendi rutininizle karşılaştırıp hangimizin rutini daha rutin, görmüş olursunuz. Bir kelimeyi ne kadar fazla söylersen o kadar anlamsız, saçma gelir ya, rutin de tam şu an iyice bir çirkin geldi gözüme. O eski havasından falan eser yok yani, söndü gitti nezdimde.
Sabah 8, akşam 6 mesaisinden hemen sonra, işyerimin dibinde olmasından ötürü hiç vakit kaybı yaşamadığım için çok sevdiğim (ve bu açıdan kendimi çok şanslı hissettiğim, ki kendimi nadiren şanslı hissederim) spor salonuna gider, bir buçuk saat sonra çıkarım. Ne eksik, ne fazla.
Eve gittiğimde, bizimkiler, hiç şaşmaz, yemek masasında olurlar. Açlıktan ölme noktasına geldikleri için beni bekleyecek sabırları kalmamıştır. Halbuki insan, evladı için onbeş dakikanın lafını etmemelidir bana göre. En azından haftada bir iki gün etmemelidir ki, ben de ekmek kırıntıları ve salata suyuyla donatılmış kirli bir masada bir şeyler tıkınmak zorunda kalmayayım. Beynimde ”şimdi spordan geldin Öykü, o kadar emek veriyorsun, aklını başına al, pişman olacağın hareketler yapma, yeme o ekmeği” uyarıları ‘danger’ sembolü halinde yanıp sönerken, yemeği ucundan azıcık kaçırırım. Haliyle masadan en son ben kalkarım. Masadan son kalkan insanın yapması gereken belli başlı işleri, içeride televizyon izleyen annenin duyacağı şekilde çeşitli sitem ve acındırmalarla süsleyerek bitiririm. Elimden her iş gelir ama içimden hiç gelmez. Bu hep sorun olmuştur yaşamımda.
Odama gider, dolabı açarım ve mutlaka beni en rahatsız edecek şekilde tasarlanmış olan şeyi giyerim.
Vakit, babamın beni düelloya çağırma vaktidir artık. ”Kelime Oyunu başladı, çabuk gel!” Bilmeyenler için söyleyelim; Kelime Oyunu, Bloomberg HT kanalında akşam 8’de başlayan, sunucunun akıl almaz yardımıyla hayatınızda hiç duymadığınız bir kelimeyi size söyletiveren, kendinizi kelime cambazı olarak görmenize neden olan bir yarışma programı. Ve bence televizyonda izlenebilecek tek şey. Babamla aramızda ”kim önce bilecek” çekişmesi başlar. Başlarda gayet masumane ve eğlenceli olan bu çekişme, giderek yerini çirkin, hile hurda dolu, anlamsız bir düşmanlığa bırakır. İkimizin de tıkanıp kaldığı anlarda, annem pat diye cevabı yapıştırır ve tekrar susar. Ben böyle bir aşağılama stili görmedim. Büyüksün anne. Hemen her gün, yarışmaya katılmaya karar veririz ve her gün başvuru maili atmaya üşeniriz. ”Zaten para da vermiyorlar, üstelik çok uzak, karşılasınlar yol ve konaklama masrafını gidelim” der babam. Baba işte, ne yapacaksın.
Pazartesi günleri O Ses Türkiye izlerim bizimkilerle. Ne sesler, ne yetenekler var derim, vay be. Bir de milletin annesi babası nasıl destek oluyor çocuğuna, elinden tutup getiriyor, 5 yaşından beri söyler bizimki diyor. Bak şu güzelliğe. Geçenlerde yine bu yarışmayı izlerken ” anne baksana ya, herkes çocuğuna nasıl destek oluyor, nasıl teşvik ediyor, siz neden beni şarkı söylemek için teşvik etmiyorsunuz hiç?” diye bir soru sorayım dedim. ”Tamam da kızım, senin sesin güzel değil ki, karga gibi hatta” dedi ”Allah onlara yetenek vermiş, ses vermiş, sana vermemiş” dedi. Ben bir bozuldum tabii buna. İnsan, evladına bu kadar açık olur mu? Neyse yine de sorun bende değildi, benim suçum yoktu, allah vermemişti bana. ”Bu allah bana neden bir şey vermemiş?” dedim. ”Olur mu?” dedi ”sana da güzellik vermiş işte” Demek öyle, sen misin bunu diyen. ”Madem öyle beni neden güzellik yarışmaları için teşvik etmediniz? Resmen harcadınız beni.” dedim. ” İyi de boyun kısa” dedi annem, ”bu boyla hangi yarışma alır seni, saçmalama Öykü.” ”Bari fotomodel falan olsaydım, onun için boy da gerekmez” diyince annem zıvanadan çıktı sanırım. ” Of Öykü, o kadar da güzel değilsin, uzatma.” dedi. Uzatacak bir şey de kalmamıştı zaten. Hayatımın özeti bu; ”o kadar da değilsin”
Ne yaparsam yapayım, ‘o kadar da’ olamamıştım ben hiç.
Bizim bir rutin vardı, ona ne oldu hiç bilmiyorum bu arada. Bak yine moralim bozuldu. Gidip film falan izleyeyim bari.
Sabah uyanır uyanmaz çilingirleri düşündüm. Her kapıyı açabiliyorlardı. Vay anasını, daha önce hiç aklıma gelmemişti. İnsan bu imkanı kullanarak neler neler yapardı. Buradan hemen ahlak kavramını sorgulamaya geçtim. Şöyle ki; eğer bu maymuncuk denen şey, ‘sadece çilingir olduğunu ispat edene satılır’ gibi bir engeli yoksa, herkesin ulaşabileceği, satın alabileceği bir aletti. Hırsızları bir kenarı koyarsak, kimse ”bir maymuncuğum olsun, lazım olur” ya da ” bir maymuncuk alayım da istediğim eve gireyim” düşüncesine sahip olmadığına göre ne ahlaklı insanlardık biz. Çilingirler de öyle. ”Bir başkasına zarar verme fikrini ve bunun yollarını düşünmeyen, aklına bile getirmeyen insan ahlaklıdır” dedim, tam konuyu kapatıp, yataktan kalkıyordum ki bu sefer de ”peki bu ahlak denen şey öğrenilen, öğretilen bir şey mi; yoksa gözlemler ve deneyimler sonucu elde edilen çıkarımlar kümesi mi; ya da neyin iyi, neyin kötü olduğunu içimizde bir yerlerde zaten çok iyi biliyor muyuz?” soruları geldi oturdu mideme. Sonuçta sabahın köründen bahsediyoruz, oturmak için guruldayan bir mideden daha uygun bir yer yok. Bir ucu terbiyeye dayanan bu ahlak kavramı, elbette yaşam koşulları, sosyal ilişkiler, ekonomik etkenler, inanç gibi kişisel gelişimi şekillendiren olgular sayesinde her insanda farklı gelişiyordu. Kimse kimseye bir maymuncuk hediye etmediğine göre en azından bu ahlak anlayışındaki farklılıklar arasında uçurumlar yoktu. Ortak bir ‘iyilik düzeni’ oluşturmuş gidiyorduk öylece. Çabalarımız, arayışlarımız, arzularımız bile bir noktadan sonra iyice birbirine benziyordu ne de olsa.
Telefonum çalmasaydı, bunları düşüne düşüne tekrar uykuya dalacağımdan eminim. Düzene seve seve ayak uydurmak için kalktım, küfretmek için ben de herkes gibi akşamı bekleyecektim.
Çocukluğumdan beri başıma gelmesini çok istediğim fakat bir türlü zevkini tadamadığım bir şey var; sol kolumun kırılıp, alçıya alınması.
Sağ değil ama, sol olacak. Sonuçta amacım işten güçten kaytarmak değil, sadece alçıya alınmış kırık sol kolla biraz hava atmak. Ne bileyim, alçı çok havalı bir şey değil mi ya? Gerçi üzerine imza attırmak, komik şeyler çizdirmek için biraz geç kalmış olabilirim. Kazık kadar insan olmanın çok ağır, keyifsiz ve gereksiz sorumlulukları var nihayetinde.
Bundan birkaç yıl evvel, düz yolda yere kapaklanıp sağ ayağımı çatlatmıştım da, alçıya benzer bir şeyle bacağımı dizime kadar kullanılamaz hale getirmişti doktor. Yine de heveslenmiştim, yıllar sonra hayalimin ucundan da olsa tadına bakacaktım. Ne var ki pek de umduğum gibi olmadı. Araba kullanamadım, oturup kalkmak başlı başına bir seremoniydi, kapalı kaldığı için bacağım yirmi beygir gücünde kaşınıyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Kaşıntıdan uyuyamadığım bir gece, bulduğum ilk kesici aletle kurtulmuştum o şeyden. Hem sol kolun kırılması gibi olabilir miydi hiç sağ ayağın çatlaması? Olamamıştı.
Bir gün sol kolum kırılacak ve alçıya alınacak. İşte o zaman gökyüzüne bakıp, gülümseyerek şöyle diyeceğim; çok havalıyım!
Ben dalga geçtiğim, küçümsediğim, bir kenara ittiğim her şeyim. Görmezden geldiğim her şey.
Ben yozlaşmanın, kaybolmanın, hastalığın hisarıyım. Surlarım ise çürümüş, kokuşmuş; kurtlanmış yaralarım.
Ben merhametin, şefkatin, iyiliğin zıttıyım. Ben yanlışım.
Ben gitmelerin, terk etmelerin ustası, beklentileri yıkmanın en azılı ırgatıyım.
Beni nasıl sevdiniz?
Bir sıkıntıyı atlatır atlatmaz, sıradakini beklemeye başlıyorum. İki sıkıntı arasını huzur içinde değerlendirme fırsatımı da böylelikle tepmiş oluyorum. Bir nevi self-sabotaj. Hayatımda bir takım şeylerin gerçekten yolunda olduğu fikri bana batıyor resmen. Tıpkı soğuk hava gibi, beni canlı tutan şeyin sorunlar, açmazlar, çıkmazlar olduğuna iyice inandırdım kendimi. Kralı gelse değiştiremez bunu.
